“Evet, ama yine de bir uğursuzluk vardı.”
“E çok güzel bi rüya demedin mi? Mutluymuşsun, daha ne?”
“Ama rüyada kötü bir şey vardı. Uğursuz bir şey.”
“Ne demeye çalışıyorsun?”
“Hani böyle, mutlusundur ama olmasını istemediğin bir şey vardır da, onu düşündükçe kalbin sıkışıyormuş gibi olur.”
“Eee?”
“İşte öyleydi. Mutluydum ama kötü bir şey vardı. Uğursuzluk vardı.”
“Peki neydi bu uğursuzluk?”
“Hatırlamıyorum, ama kesinlikle çok kötü bir şeydi.”
Keşke o rüyayı görmeseydim, diye düşündü. Fincanı eline alıp içine baktı. Sonra yanından geçen garsona seslendi ve “Bir kahve lütfen” dedi. Fincandaki son yudumu da içerken, önündeki; kimyasal bir yöntemle hazırlanmış suyla dolu havuzda oynaşan kırmızı ve sarı balıklara baktı ve onların yanında yüzüyor olsa ne olacağını düşündü. Muhtemelen daha mutlu olurdu. Bir süre bu hayalle eğlendi.
Yere bakıyordu. Yanına doğru gelen ve tam önünde duran bir çift ayak gördü. Başını kaldırdı ve gülümseyerek “Hoş geldin” dedi.
****
Saatlerdir yürüyordu. Ablası onu almaya gelmemişti ve şu an içi korku doluydu. Ablası hastaydı. Herhangi bir yerde olabilirdi. “Herhangi bir yer” diye tekrar etti. Neden telefonunu evde bırakmıştı ki? Öff, içinde çok kötü bir his vardı. “Belki açlıktandır” diye düşündü ve karşısındaki küçük cafeye girdi.
İçeriye girer girmez kendini bir rüyanın pençesinde hissetti. Evet, bunu görmüştü. Şimdi gidip cam kenarındaki masaya oturacak, televizyondaki haberlere bakacaktı. Sonra –bayan- bir garson yanına gelince bir çay isteyip bekleyecek, bu sırada televizyonda çok kötü bir şey görecekti. Hayatımı altüst edecek bir şey. Ama hayır. Daha önce okuduğu bir hikayeyi hatırladı. Döngüyü kırmalıyım. Ortadaki masalardan birine doğru yürüdü. Televizyonda muhtemelen eski bir dizi vardı.
Yanına onun yaşlarında bir garson geldi ve önüne bir menü uzatarak “Hoşgeldiniz” dedi. “Ne alırdınız?” Onunsa kalbi heyecanla çarpmakla meşguldü. Garsonu tanımıştı. Ama belli etmemeliydi, hayır, o kadar uğraştan sonra tanınmasına izin veremezdi. “Omlet ve vişne suyu, lütfen” dedi, bilmeden tamı tamına aynı kelimeleri kullanarak, ki anında buna pişman oldu. Garsonun yüzü bir an şaşkınlık ve inanamamazlık ifadesi arasında gidip geldi, ama hemen sonra yüzüne o şirin gülümsemesini tekrar yerleştirip, “Hemen getiriyorum” dedi ve gitti.
Derin bir nefes aldı.
****
“Nerede bu kızlar?” dedi endişeyle. Uzun adımlarla odanın ortasında bir oraya bir buraya gidip geliyordu. Telefon çaldı. Hızla telefonu sehpanın üstünden aldı. “Alo?”
“Baba?” dedi küçük kızı, ürkek bir sesle.
“Neredesin sen?” diye kükredi. Kızı ağladı ağlayacak bir sesle cevap verdi.
“Ablamı arıyorum. Merak etme. Hava kararana kadar bulamazsam eve gelirim, beraber ararız.” dedi.
“Tamam” diye cevapladı babası ve telefonu kapatıp kendini koltuğa bıraktı.
****
“Trende uyumak ne kadar tehlikeli, biliyorsun!”
“Özür dilerim dedim ya, bak sağ salim buradayım işte!”
Kapı çalındı. Kız derin bir Ohh çekerek kapıyı açtı. Karşısında uzun boylu bir genç duruyordu, bir kolu hala askıdaydı. Kız “Çok şükür!” diyerek gence sarıldı.
İkisi salona girdiler. Anne “Yahveh sana şükürler olsun!” diyerek koşup oğluna sarıldı. “Nasılsın anne?” diye sordu genç, kızkardeşi koşup yiyecek bir şeyler getirirken. “Nolsun işte oğlum” dedi annesi. Kızkardeşi ise “Ama Musa’nın soyunun laneti hala devam ediyor.” Dedi ve güldü. Oğlan da gülüyordu. Anneleri ise kaşlarını çatmış, ikisine bakıyordu. Bu şaka, annelerinin hiç onaylamadığı, rahmetli babalarının ise çok komik bulduğu bir şakaydı. Babaları hıristiyandı, anneleri ise Hz. Musa’nın 10. dereceden büyük- büyük- büyük torunu gibi bir şey oluyordu, ve yahudiydi.
“Dünya gezegeni üzerinde İsa’nın, Musa’nın ve Muhammed’in takipçisi kalmadı pek” dedi genç üzgün bir biçimde.
