18.6.09

Gözyaşı

Bir gün gerçekten sevebilir miyim seni ya da bir gün sever misin beni?
O arkadaşlarının alayları, o zaman sinirlendirmişti beni ama o kadar da kötü değildi belki de. Beni sevdiğini, en azından sevebilme ihtimalinin bulunduğunu bilmek güzel bir histi. Can acıtıcı...belki bunaltıcı. Sen yanımda değilken bunaltıcı.

Belki de hala idrak edemedim neler olduğunu. Beni istemedin, ama beni isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Beni isteyen çok fazla kişi olmaz. Ama biraz düşünmüştüm, ama o sen değildin. Pişmanlık duyan kötü karakterdi, hayatımı değiştirmişti. Sen de öylesin belki ama o beni istiyordu... Beni istemedin. Yine de seni düşününce hala çarpıyor kalbim. Öncekinin cılız bir taklidi belki - öncekinin cılız bir gölgesi - kalbimdeki birkaç gölgeden biri.

Biliyorum ki yanımda olsan tüm acılar uzaklaşacak benden. Başka çiftleri görünce kalbim acımayacak, akciğerlerin düzenli hava alacak. Sen gelince tam olacağım, biliyorum bunu.
Seni unutmak neden bu kadar zor deniz? Öbürünü unutmak bile bu kadar zor olmamıştı. O belki de senden daha etkileyiciydi, mavi gözleri alev alev yanardı. Onu unutmak acılı ama kısa bir süreydi, birkaç hafta.

Seni unutabileceğim süre uzadıkça uzuyor oysaki. 3 ay oldu, seni unutabileceğim 12 koca hafta. Yapamadım, yapamıyorum. Seni sevmek kadar seni unutmak da acı veriyor.

Nefes boruma düğümlendi elin, sıktıkça sıkıyor, nefes almamı engelliyorsun. Senin için ağladığım ilk vakit olacak bu, 3 ay sonra ilk senin için ağladığım ilk kristal gözyaşlarım, deniz suyu kadar tuzlu, adın kadar tuzlu. Senin için döktüğüm ilk elmaslar. Gözlerimi parlatabilirdin oysaki.

Ben öbürü için ağlamamıştım, çok acı çekmiştim ama ağlamamıştım. İlk gerçek aşkım ve ilkgerçek gözyaşımsın. Beni bu kadar kibar reddeden ilk insansın.

Keşke Edward olsan, keşke 'hiç varolmamışsın gibi' olsa. O zaman seni unutmak çok kolay olabilirdi. Belki o zaman daha erken ağlar - daha az ağlar - ve daha çabuk unuturdum seni.
Ama ben Bella değilim ki - ve sen de Edward değilsin.

Bazen zamanı geri alabilmek istiyorum, o gün, o teneffüs dışarı çıkmamış olmayı. O zaman belki de seni görmek için bir fırsatım olmazdı, benim için o kadar etkileyici olmazdın. Belki kafasını çeviren sen olsaydın, seni o kadar sahiplenmezdim.

Ya da belki kafamı çevirmeseydim, şu anda benim olabilirdin.

Böyle bir ihtimal olabileceğini, olabilmiş olduğunu bilmek bile o kadar can acıtıcı ki. Sana hep 'benim' dedim, 'denizim' dedim, ama sen hiç benim olmamıştın ki. Belki ufacık bir an - karar verdiğin an.

Deli miyim neyim, neden o kadar çok sevdim ki seni? Bu anın geleceğini hep biliyordum, sen de biliyordun, gizli gizli kolluyordun - gözlerim kırmızı mı, ağlamaktan.

Mazoşistim belki de, kendime çektirdiğim acıya baksana. Ölüyorum, sensizlikten deliriyorum, evin bir köşesinde kendime sarılmış ağlıyorum. Bu kadar acı çekerken bile seni istiyorum, hatta şu an en çok senin sıcaklığına ihtiyacım var. Biliyorum ki eğer hıçkırıklarımı omzunda bastırma imkanı bulsaydım, bir daha beni asla bırakmazdın.

Bu gece, yaşlar döküyorum sana, senin benden uzun zaman önce yapmamı beklediğin gibi. Ve biliyorum ki acımdan zevk almıyorsun, üzülmemi sevmiyorsun. Sonunda ağlayacaksam seni sevmemi istemezdin.

Ama sorun şu ki, artık bunlar için çok geç.

Belki de seni unutana kadar ağlamaya devam.

----
17sini 18e bağlayan gece 3 suları. Haziran 09.

13.6.09

Ruh

Bu dünyada insanın bir yeri ve bir de eşi vardır. Tanrı, belirli sayıda ruh yaratmış ve hepsine mekan olarak Aidenn’i seçmiştir. Aidenn’de yaşayan, ölümlülerin ‘ruh’ dedikleri kutsal beden, tekrar tekrar Dünya’ya gelir ve tekrar o parıltılı hayatı yaşar, bunu yaparken bütün anılarını kaybetmeye razı olur. Dünya’daki hayatta günah işleme şansları vardır, Aidenn’de ise bunu yapamazlar.

Bu durumda ruhun tamamen huzura kavuştuğu bir yer yoktur.

----

İnsan doğası gereği hep daha fazlasını ister; herkes söyler bunu. Bir eşi vardır, daha güzelini ister; bir evi vardır, daha büyüğünü hayal eder.

Dünya’da Aidenn’i arzulayan insan, Aidenn’de Dünya’yı hayal eder.

----

- Ruhu nasıl tanımlarsın? Sence nedir ruh, bizde olmasının sebebi nedir?

- Ruh bize her türlü duyguyu verir, Elena. Elbette bu yalnızca benim görüşüm, ama ruh, bedenimizi sadece bir et yığını olmaktan kurtarır. Beyni olan bir et yığını. Bitkileri düşün! Onlar da hareket eder ama Tanrı’nın onlara verdiği yaratma gücü sınırlıdır! Bizimkisi ise sınırsız! En az Tanrı’nınki -evet onunki- kadar sınırsız! Ruh, her şeyimizdir aslında. Ve her ruhtan da iki tane bulunur dünyada, yakın zamanlarda doğar, beraber ölürler. Her zaman değil, hatta sıklıkla bile değil. Çok seyrek. Çok azdır eşini bulanların sayısı. Ama tanrı aslında öyle yerleştirir ki onları, doğru kararları verdikçe ona yaklaşırlar. Pas a pas. Adım adım. Yavaşça…

Onlar birlikte olmak için yaratılmışlardır, sonsuz aşklar; romanlarda okudukların, filmlerde izlediklerin, onlardır. Ruhları birbirini tanıyabilsin diye aynı surette doğarlar her doğduklarında; ve ruhların aynası olduğu söylenen gözler birbirini bulduğunda; ruhlar da görünmez bağlarla kenetlenirler birbirlerine. Ruhlar bazen acı çeker, eşlerini bulmuşlardır ama ruhla beynin bir bağlantısı yoktur. Ruh her şeyi izler, bedenin yaptığı her şeyi; bütün anılarını cennete götürür. Ruh üçüncü bir şahıstır, her an yanında olan apayrı biri, çünkü kişiliğini beynin belirler.

Hadi düşün ve bana bunun doğru olmadığını söyle Elena! Beynin nasıl eğitilmişse öyle bir kişiliğin olur dünyada, ruh ise kalıcıdır. Ruh kutsaldır, ona zarar vermek seni kendinden nefret ettirir. Tanrı’nın yarattığı dairelerden yalnızca biridir bu; ruhuna zarar veremezsin, ve günah işlemek ruhunu zedeler. Günah işlemek seni kötü hissettirir. Günah işlemek ruhunu kırar ve sen de günah işlemek istemezsin. Tanrı iradelerimizi verdiği gibi rahatça alıyor elimizden.

- Ama pişmanlık kalbi günahtan daha çok kırar. Ya pişman olmamışsa?

- Ruhların da iradeleri vardır Elena, ancak sadece insan bedeni içindeyken günah işleyebilirler. Bu da eğer birini öldürmek istiyorlarsa, ölümlü dünyada öldürmek zorundalar demektir ki eminim bunu onlar da çok iyi biliyordur.

- Peki cennet? Madem cennet ruhlar için var, insan bedenimize ve görünümümüze ne oluyor?

- Beden toprağa ve toza dönüşerek sonraki hayatları sağlıyor Elena, elbette. Ama görünümün; dış görünüşün zaten ruhunla ilgili. Ruhunun görünüşü senin dış görünüşünü oluşturur ve buna göre bir ailede dünyaya gelirsin.

- O zaman her insanın farklı olması ve aynı soyda bir torunun, büyük büyük dedesinin tıpatıp aynısı olmaması gerekir.

- İşte burada yanıldın Elena. Kişilikler beyinle ilgili de olsa, ruhların da kişilikleri vardır; değişmeyen. Ve nasıl insanların huyları birbirine benzerse, ruhlar da birbirine benzer. Bu da birbirine benzeyen insanları oluşturur. Ve ruhlar tekrar doğar, hep yeniden dünyaya gelirler. Tekrar ve tekrar.

- Sana göre reenkarnasyon vardır, öyle mi?

- Evet ben böyle düşünüyorum. Ruh göçünün bedeli ise çok düşük, insanlığınla ilgili anılarından vazgeç. Ödemesi kolay, tek seferde. Ve sonra her şeye baştan başlıyorsun, yeniden doğuyorsun. Hem gerçek hem mecazi anlamda.

- Peki önceki hayatlarını hatırladıklarını iddia edenler için ne düşünüyorsun?

- Elena, sen hiç önceki hayatında sıradan bir köylü olduğunu söyleyen biri gördün mü? Bunların doğru olmadığını kanıtlayan da budur. Evet, tekrar tekrar doğarsın ama bazen bir çiftçi, bazen bir kral olarak. Ve bunu sen seçemezsin. Tüm anılarından vazgeçerken bunu sefil, yorgunluklar ve hayal kırıklıklarıyla dolu olması muhtemel bir hayat için mi yapmak istersin yoksa bütün vaktinin senin olduğu, çalışman gerekmeyen, sadece kendi istediğini yapabileceğin bir hayat için mi? Elbette her hayat zordur ama herkes ikincisini seçer.

- Peki cennet aslında her türlü mutluluğu vaad etmiyor mu? Neden bütün bu ihtimaller varken dünyaya geliyorlar ki bu durumda?

- Ah Elena, ne dünyada ne de cennette kendi iradene sahip olmak kadar güzel bir şey yoktur. Günah işleyebilme olanağın olması bile çok büyük bir rahatlık. Ayrıca ruh, beyinden ayrı ve beyin cennette kalırdı belki ama, ruh yaşamaya devam etmek ister. Ruh her ne kadar Tanrı’nın nefesi de olsa insanın bir parçasıdır ve her insan gibi; sahip olduğundan fazlasını ister. Daha önceki hayatı nasıl olmuş olursa olsun, daha iyisini yaşayabileceğini hayal eder.

Tanrı çemberler yaratır, evrenin varolmaya devam edebilmesi bunun sonucudur.

----

30.05.09 Saat: 01.52

Çok fazla Edgar Allan Poe okumanın sonucu.

Okyanus

Okyanus dışarıda! Orada!

Bulacağım bir gün onu

Bulacağım ve o gün benim en güzel günüm

Okyanusun doğduğu gün

Balıkların denizkızlarını selamladığı gün!

Ölmeden önce bir gün bulacağım

Ve ölene kadar elini tutacağım

En büyük aşklar yalvaracak

Anlatmamız için

Ben mavi gözlerine bakıp

Anlatacağım onlara

“O zaten benim için!”

Koku

Delirmiştim. Vücudumda hızla yükselen adrenalin, panik içinde çarptırıyordu kalbimi, gittikçe hızlanan, sarsak bir ritim tutturmuştu kalbim. Ellerimle yüzümü avuçladığımı fark ettim, ellerimdeki kremin kokusu vücudumu sakinleştirecek diye düşünmüştü beynimin nefes alabilen kısmı. Bir an sadece kokuya odaklanmaya çalıştım. Ellerimi yüzümden ayırdım ve müziğin sesini açtım, daha önce de panik fırtınalarımda beni sakinleştirmiş, neşeli bir şarkıydı çalan. Nefes aldım ve beni sakinleştiren şeyleri bulmaya çalıştım. Bu şarkı ve bir şarkı daha. Deniz ve kıyıya hafif hafif vuran dalgaların, kumlarda boğuklaşan sesi. Ve buldum; parfümüm. Bileğime sıktım -fıss- ve bileklerimi birbirine sürtüp burnuma dayadım. İşe yaramış gibiydi, o ferahlatıcı çiçek kokusu rahatlatmaya başlamıştı beni, kalbimi çok az yavaşlatmıştı. Hala boğuluyormuş gibiydim ama sanki bir anlığına kafamı sudan çıkarabilmiştim.

Ani panik dalgasıyla ellerimden kan çekilmişti, parmaklarım buz gibiydi. Kaşlarımı çatarak ellerime baktım. Bileklerimden yükselen kokuyu görebiliyordum adeta, sigara dumanı gibi hafif hafif dağılan, havada yayılırken şekiller oluşturan pembe bir buhar demeti. Parmaklarım beyazlaşmıştı, ama titremiyorlardı.

Bileklerimden birini burnuma götürüp derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. Aldığım nefes akciğerlerimi sakinleştirmeye yetmiyordu. Sanki çok güçlü bir çift el tarafından sıkıştırılıyor gibiydiler; aniden kafama dank eden gerçeğin elleri. Çok kısa bir süre sonra, uzun bir süre için ayrılacaktım. Elbette bu ayrılık sırasında olabilecekler hakkında ümitlerim vardı -ikizimle uzun uzun tartışmıştık bunları- ama gerçekleşmeyen başka ümitlerim olmuştu ve yine gerçekleşme yüzdesi aynıydı; olur veya olmaz. Evet veya hayır. Yüzde elli yine de büyük bir değerdi. Benim şansımın daha az olduğunu düşünüyordum.

Yeni bir dalga vücudumu sararken, gözlerimi kapattım ve kokuya odaklanmaya çalıştım. Ah hayır, sorun şans değildi. Sorun zamandı. Önümde çok az bir zaman kalmıştı. Hazır değildim, bunu kaldırabileceğimden emin değildim. Belki de kaldıramayacaktım. Ölecektim -ki çok iyi tanıdığım şans bana bunu yapabilirdi. Hayatımın en güzel şeyini bana verip sonra ondan beni ayırabilirdi -sonsuza kadar değil belki ama uzun bir zaman için. Uzaklaşmaya dayanamayabilirdim. Kendimi suya atıp boğmaya çalışabilirdim. Ya da bir tımarhaneye kapatılabilirdim, diğer seçeneklerden daha muhtemel bir seçenekti bu.

İkizimle yaptığımız tartışmaları hatırladım; böyle oluyordu çünkü böyle olması gerekiyordu. Mutlaka iyi bir şeyler olacaktı, eğer o benimse, fiziksel olarak değilse de ruhsal olarak, o anda hep benimle olacaktı. Gözlerimi kapatarak yüzüne konsantre olmaya çalıştım. Koku düşünmemi engelledi, bu iyi bir şeydi belki de. Onun yüzünü görmek başka bir adrenalin dalgasına neden olabilirdi. Dün koridordaki sahne yeterince kötüydü zaten; bir masal kahramanı gibi görünmesi ve beni büyülemesi zaten kötüydü. Esrar bağımlısı gibiydim, zaman geçtikçe onu daha da fazla istiyordum.

Zarar veriyordum. Ölmem daha iyiydi belki de; belki de bu onu mutlu ederdi. Ama daha düşünürken bu fikirden vazgeçtim, benim üzülmemi istemeyen bir insan ben ölünce nasıl sevinirdi ki? Elbette öğrenirdi öldüğümü, haberlerde çıkmasa bile bir yerden duyardı. Onun üzülmesine dayanamazdım. O değerliydi benim için, öldükten sonra bile üzülmesine izin veremezdim. Onun benim üzülmeme izin vermemesi gibi.

Şarkıyı daha sakinleştirici bir şeyle değiştirdim ve müziğe odaklandım. Hazır olmak için altı haftam vardı; hızla geçecek altı hafta. Neden endişelenecektim ki? Bir şekilde bunu da sağlıklı bir biçimde atlatacaktım. En azından öyle umuyordum. Gözlerimi kapatıp uykuya dalmayı diledim. Periler isteğime karşı gelmedi, kalbim panikle, hızla çarpmaya devam ederken huzurlu bir uykuya daldım, bir şekilde onu düşünmeden. Dediğim gibi, koku düşünmemi engelliyordu. Minnettardım. Kokuya.

-------------

01.05.09 Saat: 23.26

Madalyon

İki yüzlü madalyon.

Deniz gibi derin

Onun kadar nazik bebekler

Oyuncak bebekler.


Elleri uzanmış.

Yüzü kanlar içinde.

Çok olmuş öleli,

Uzun saatler geçmiş, soğumuş bedeni

Morarmış bir zamanlar sevdiğini tutan elleri.

Kimsesizlikle baş başa

Bir yaşlı kadın bedeni.


Mavi gözlü oyuncak bebekler.

Ay ışığıyla canlanan.

Kalpleri gibi taştan.


Gözlerini açmış.

Vücudu bir kalıp buz.

Kalbi daha atarken buz kesmişti.

Perde inmiş bir zamanlar mavi olan gözlerine.

Oysa ona aşık olmuştu bir kadın

O mavi gözlere.

Kızıl saçlıydı kadın

Elinde bir votka bardağı.


Bir gece vakti yalnız kalmış

İki yüzlü madalyon.

----

20.04.09 Saat: 21.39

Okyanus’uma, madalyonlarından kurtulur umarım bir gün.

12.4.09

Sonsuzluğun Üç Hali(Üç, İki, Bir)

Zaten ölümdü sensizlik.
Ve sona gidişte, son bir bakış.
Kimsesizliğin insanlarıydık,
Hep birileri vardı ama hep yalnızdık.

Doğum
Sonsuzluğun huzuru ve hissizlik
Ve hiçsizliğin melodileri arasında
Kaydık, sudan bir odada
Havaya çıktık ve yandık.
Ayırdılar bizi ve beslediler.
Zehirlediler.

Koştuk çamurlu bataklıklar
ve etten kemikten duvarlar arasında
Deniz gibi engin ve deniz gibi korkunç
ve deniz gibi soğuk yerler.
Beyaz kemikler.

Uyuduk ve uyandık, tekrar uyuduk
Ve tekrar uyandık.
Bitirdik kendimizi.

Yaşam
İnce köprülerden geçtik.
Art arda, art arda.
Birincide düştük, boğulduk.
İkincide düştük ve yüzdük.
Üçüncüde sadece yürüdük.
Sonra koştuk, ufuklara
Denize koştuk.
Daldık derin ve kabarık
ve korkunç dalgalara.
Saçlarımızı kısalttı güçler.
Güzel saçlarımızı
Katlettiler.

Koştuk ve düştük dalgalı denize.
Adrenalin salgıladık
Islak gecelerde.

Tümünü atlattık.
Uçtuk, beyazdı saçlarımız.
Uçtuk, düştük rüyalara
ve kabuslara dönüştük.
Bitirdik kendimizi.


Ölüm
Bir küçük şans kelebeğiydi yaşam.
Kondu saçlarımızın arasındaki çiçeklere
(Ama soldu çiçekler.)
Kelebek öldü ve melek oldu hayallerde.
Ölüm geldiğinde yalnızdık.

Bir köprü yarattı Tanrı
Bir saç teli kadar ince ve sağlam
Var olduk o köprüyle ve hepimizin sonuydu o.

Melek kaldırdı kukuletasını ve uzattı elini.
Eli parlıyordu, bembeyaz bir ışıkla yanıyordu.
Yüzü de bembeyazdı
Masmavi gözleri vardı.
Saçları da salınan başaklar gibi sarıydı.
Tüm evrenin en güzel yüzüydü, ve gülümsüyordu.
Huzur doluydu.
Ve elini uzattı.

Tut elimi, bırakma.
Ucu bucağı yok bu derin vadinin
Tut elimden, yoksa kaybolursun
Düşersin karanlıklara
Yok olursun.

------------

Okulda yazdım. Fırat kodadlı kişiliğe buradan teşekkürlerimi iletiyorum.

27.2.09

Rüya

Yağmur olup düşeceğim
Rüyana
Gözlerindeki ışık kadar parlak
Gözlerindeki bakış kadar mağrur
Ve gözlerin kadar masum
Bir yıldız olacağım
Gecelerini aydınlatan
Öyle parlak olacağım ki ay bile sönük kalacak yanımda
Göklerde
Rüyanda.

----
25.02.09 Saat: 06.50

26.1.09

Orman Elfi, İnsan ve Ormanda Yağan Yağmur ~

Gök gürledi. Kız huzur dolu bir tebessüm sundu ormana. Yanında yürüyen Orman Elfi de kıza bakarak gülümsedi. İnsanların, onların ormanına girmelerine izin yoktu. Yüzyıllar önce, orman kıyısındaki insan şehirleri kurulduğunda, elflerin sunduğu tek şarttı bu. İnsanlar onları rahatsız etmemeliydi.

Ama elbette, istisnalar vardı. İki kişi içindi bu. Birincisi bu kızdı, Kelira. İkincisi de Tanrı’nın Konuştuğu İnsan’dı. Umae. Şimdi elf, sevgili dostu Kelira’yla beraber, yağmur altında olan ormanda yürüyordu. Pek sık da yaşanmazdı bu. Bu yüzden, özellikle Kelira, bu anların tadını çıkarır; Koyu Elf, Nereida, veya onun eşi, Aquarch onu orman sınırından alıp ormanın derinliklerine, yüce Elf Sarayı’na götürdüğünde, elflere merak ettiği her şeyi sorar, elfler de onunla sohbet etmekten zevk alırdı.

Tam üstlerinde, mavi-kırmızı bir şimşek çaktı. Tanrı, elflerin ormanındayken kıza görmediği her şeyi göstermeye çalışırdı sanki. Bu da kızın hayatında ilk kez gördüğü bir manzaraydı.

Orman, yemyeşildi; yerde altın sarısı Elanor’lar açmıştı. Tanıdık ağaçlar kıza el sallıyor, ormana özgü akasyalar çiçeklerini ona doğru eğiyor, yaşlı karaağaçlar dallarını ona saygıyla dokunduruyorlardı. “Şimdi.” Dedi Aquarch. Kız, kafasını salladı ve daha önce defalarca geçtiği, kızılçamların çevirdiği bir patikaya saptı.

Reada, Patika Elfi, onu giydirmek için bekliyordu. Kızın yorgun bedeninden, insan şehrinin yolarında tozlanmış giysileri çıkarırken, kız tatlı biçimde ürperdi. Reada, kıza, elf prenseslerinin giydiği, ipek elbiseden giydirdi. Üstüne, gri elf pelerinini geçirdi. Onu, saçını tutan bağlardan onu kurtarıp saçlarını taramaya başladı. Her bir sarı teli açıyor, onlara hafif bir şarkı söylüyordu kadim elf lisanında. “Artık hazırsın, Elfdostu.” dedi kıza, saçlarını taradıktan sonra. “Gidebilirsin.”

Kız, gülümseyerek arkasını döndü. Aquarch, hiç zaman geçmemiş gibi, aynı şekilde duruyordu. “Hadi gidelim Elfdostu.” dedi ve yürümeye devam etti.

Kadim ve yüce Elf Sarayına varan yolda yürümeye devam ettiler. Yağmur devam ediyordu, ama artık kızın yüzüne yumuşak kuş tüyleri gibi temas ediyorlardı. Çimler, tüylü bir halı gibiydi ayağının altında. Islak toprak kokuyordu her taraf. Mantarlar, pembe ve turuncu, ağaçların altından çıkmaya başlamışlardı.

Önlerinde kadim ve yüce Elf Sarayı göründü. Koskoca bir ağaç. Kadim, sonsuza uzanan merdivenler vardı. Bütün ormana ışık tutan kadim yeşil ışık, bu ağaçtan yayılıyor gibiydi. Elfler, usulca şarkı söylüyorlardı. Onu gören birkaç elf, neşeyle gülümsedi. Bir tanesi kıza yaklaştı, Yüce Elf, bu ormanın kadim efendisi, Darea, yaklaştı ve kıza gülümsedi.

“Hoş geldin, Elfdostu Kelira. Ormanıma ve sarayıma hoş geldin.” dedi.

________________

öyle bi şimşek gerçekten gördüm o.O // Mayıs 08, 2008

Eski Dostlar, Elf ve Koruluk

Kız korkuyordu. Buraya nereden geldiğini bilmiyordu. Burasının neresi olduğunu da bilmiyordu. Etrafına bakındı. Karanlık her yanı sarmıştı. Sonra önünde bir ışık noktası parladı ve kız, önünde beliren genç adamı görünce çığlık attı. Adam da şaşırmış görünüyordu. Bir süre birbirlerine baktılar. Sonra, iki eski dost, sarıldılar, yüzlerinde mutlu tebessümleriyle.

"Özledim seni." dedi kız. Küçük bir kızken tanımıştı adamı. Oysa şimdi, o küçük kız, büyümüş, serpilmişti; hem vücut olarak, hem de zihnen olgunlaşmıştı. Büyümenin ne olduğunu anlatıyordu sanki. Büyümenin böyle bir şey olduğunu.

"Ben de seni özledim, canım" dedi adam. O ilkgençliğin getirdiği hazin melankoli az da olsa gitmişti, biraz rahat bırakmıştı onu. O da uzayabileceği son sınıra kadar uzamış, büyümüştü; o da olgunlaşmıştı. Adam, kıza bir süre sakin sakin baktı, ve sordu:

"Merdivenleri çıkabildin mi?" Kız, kafasını yere doğru eğdi. Derin derin nefes aldı ve kafasını kaldırdı.

"O merdivenlerden çıkmadım. Aynı yere giden başka merdivenlerden çıktım. Bunu, kimsenin yardımı olmadan yapmalıydım, ama yine de yardım istediklerim, bağlandıklarım oldu. Onlar iyi değildi, senin de söylediğin gibi, kötü de değildi. Onlar hiçbir şey olmaya değmez. Beni yolun bir yerinde bırakıp, çekip gittiler hep. Onlar sevmedi, bağlanmadı, ben bağlandım ve çekip gittiler." Kızın sesi çatlamıştı. Derin bir nefes aldı. Genç adam, elini kızın omzuna koydu, cesaret verircesine.

"Seninle ne konuştuğumuzu hatırlıyor musun? 'Her an başımıza bir kaya düşebilir' demiştim. Benim üstüme defalarca kaya düştü. Merdivenlerini çıkarken dünyanın, defalarca yuvarlandım. Bak, sağ kanadım ezildi. Dinlenirken düştü kaya üstüme. Son anda yana kaydım ama, kanadım ezilmişti bir kere. Özgünlüğümü de kaybettim bu yüzden."

Kızın gözünden, bir damla yaş yuvarlandı. Kız devam etti.

"Sonunda doğruyu buldum derken, buraya geldim işte. Sen neler yaptın?"

"Ben-" derken genç adam; duru, huzurlu bir kadın sesi duyuldu. "Siz, dünyaya bir şeyler vermek için getirilmiştiniz. Görevlerinizi tamamlamak için gerekli olgunluğa eriştiniz. şimdi, beni takip edin." dedi ve önlerinde, uzun boylu, gri gözlü, sarı saçlı bir elf belirdi. Elf olduğunu biliyorlardı, ama nereden anladıklarını bilmiyorlardı. "Beni takip edin." dedi elf tekrar ve önlerinde yürümeye başladı.

Elf, ışık saçıyordu. Çiçeklerle dolu bir korulukta olduklarını anladılar, elfin yaydığı loş ışık altında. "Burası neresi?" dedi kız, tüm cesaretini toplayarak. Elf, ona doğru dönünce, korkuyla, yanındaki genç adamın elini tuttu. "Burası hiçbir yer." dedi elf, sükunetle. "Burası, herkesin gelmek istediği yer." Sonra tekrar arkasını dönü ve yürümeye devam etti.

Genç adam, heyecanla elfi takip ederken, bir yandan, elini tutan küçük kıza, birbirlerine değen parmaklarıyla güven göndermeye çalışıyordu. "Elfler bize zarar vermez." diye fısıldadı, kıza doğru. Kız, hıhı, gibi bir ses çıkardı ve adamın elini sıktı. Hala korkuyordu.

"Efsaneler..." dedi adam, heyecanla. "Efsaneler, tabi ya..."

"Anlamıyorum" dedi kız, "ben hala anlamıyorum."

"Efsaneler," dedi adam, kıza bakarak, "Hatırlasana, efsaneler. Mip, ve Role Play. Hatırladın mı?"

"Hayır" dedi kız, elfe bakarak. "Henüz değil."

Elf, durdu. Onlara doğru dönerken bir anda her yer aydınlandı. Havada duran bir adadaydılar, uçurumları görebiliyorlardı. Her taraf, çalılar ve çiçeklerle doluydu. Ve ileride, uçurumdan aşağıya, sonsuzluğa dökülen, ulu bir nehir akmaktaydı.

"Tanrının Korusu'na hoşgeldiniz, sevgili Tanrının İnsanları." dedi elf.

_______________________________
Nisan 06, 2008

Boya

Yine Genç Yazarlar Çetesi için. // Mart 19, 2008

___________________

Sıkıldım artık. Sıkıldım. OKS’nin taa.... koyayım, diyecek hale geldim artık. Yeter. Sen de benim gibisin değil mi? Tanıyorum seni, görüyorum, her gece rüyamda görüyorum. Sen de sıkıldın değil mi?
Hadi, durma öyleyse, içindeki mantığı dışarıya savur ve boya dünyayı rengarenk kelimelerle. Yeniden şekillendir çevreni. Benim gibi. Yeni baştan yarat dünyayı, gel beraber yazalım Kuyu Dibi’ni, beraber dünyayı yeniden yaratalım… boya dünyanı. Boya dünyamızı, barış içinde bir dünya şekillendirelim beyinlerimizde.
Yazamıyorsun, değil mi? Ondan susuyorsun. Yazamıyorsun. O zaman sende fırçan ve boyanla yeni baştan yarat dünyanı. Ben kelimelerimi kullanırım, sen de boyanı, fırçanı kullan, boya dünyayı en canlı, en taze renklerle. Yeni baştan yaratalım tüm evreni beraber! Boyayalım, mavi, kırmızı, sarı, mor... boyayalım dünyamızı! Yeniden, barış içinde bir dünya yaratalım! Ya da en olmadı boşaltalım tüm boya kovalarını dünyanın başından aşağı! Rengarenk olsun dünya! Gri değil, gri değil, hayır...

________________________________

Hoş yani, değil mi?

Hiçsiz.

Açtım işte en sevdiğimiz şarkıları… Bizi bir araya getiren şarkılar ya bunlar, bizi ayıran şeylerden sonra hala dinleyebiliyorum. Seni seviyordum ve - sanırım - sen de beni… ama bırakıp giden yine sen oldun.
Bilmiyorum neredesin, kiminlesin, ama biliyorum ki beni özlemiyorsun. “Artık dayanamıyorum” dedin hani “Bitti.” dedin. Sandım ki sadece bir şaka, o gün doğum günümdü ve sandım ki…şaka sandım işte. Sırıttım. “Bugün pek komik değilsin” dedim, “en iyisi hemen hediyeye geç.” Ama sen başını önüne eğdin, o iki damla gözyaşı o kadar çok şey anlattı ki bana, bütün anıların, hüzün ve sevinçlerin üzerinden geçtin ve anladım o an. Kalbimin kırılma sesini bile duydum –çat çat çat- ve bitti. Dizlerim boşaldı, gördün, yanıma geldin, çömelip çenemden tuttun ve sana baktım. Gözlerindeki hüzün, çok kötüydü, anladım ki sen de üzgündün. “Özür dilerim” dedin ve arkanı dönüp koşarak çıktın.

O anda bir hıçkırık duydum – anladım ki üzgündün – gerçekten.

Seni sevdiğim için özür dilerim – seni üzdüğüm için de.

____________
Bunu unutmuşum. İnanılmaz. // Kasım 30, 2007

O Benim İşte

Hani nefret ettiğin bi' kız var ya?
Hani şu seni sevdiği için, sensiz olamadığı için suçladığın kız var ya?
Hani seninle aynı havayı solurken bile kalbinin çarpıntısından başı dönen?
Hani bu yüzden seni sevdiğini bile kendi söyleyemeyen?
Hani seninle arkadaşları aracılığıyla konuşan bi kız var ya?
Hani şu göz göze gelmemek için o kadar uğraştığın kız?
Hani şu "sana uzak Allah'a yakın" olmasını istediğin kız var ya?
Hani şu nefret ettiğin kız var ya?
O benim işte...

___________

Derin bir acının neticesinde yazılmıştır. Mektubumsu bir devamı var, ama ben bile tekrar okumadım onu. Asla da kimseye okutmayı düşünmüyorum. // Ocak 06, 2008

Neden Yazı Yazıyorum?

Genç Yazarlar Çetesi için yazılmıştır.

______________

Yazı yazmak... Belki de tek kurtuluş yolum. Şiir, yazı... Kurtuluş, gerçekten. Birşeyler üretmenin verdiği rahatlık gibi bişey yok dünyada. Kalemim, defterim ve ben... vazgeçilmez üçlü belki de. Kısa bir yazı, uzun bir yazı, şiir, belki sadece iki sözcük. Kulağımda da müzik.
Nasıl yazı yazabildiğim de meçhul benim için. Kendi bulabildiklerimle başkalarının bulduklarının bir araya gelmesi belki de. Yada kelimelere bakarak anlamlarını görebilmek... Okumak ilk adım, sonra da yazmak. Herkes yazamaz, derler, ama duyguları olan her insan iki satır bile olsa birşeyler yazabilir. Yazarsın, sonra, ilk sen okursun, istediğin duyguları alırsın, anlarsın ki olmuş... Sen beğenmezsen çok kişi beğenmemiş gibi gelir sana zaten. Ama sen, kendin, tamam, oldu dersen, beğenmeseler bile umurunda olmaz.
Herkesin yorumu da farklı. Kimi beğenir, kimi beğenmez. ‘Zevk renk meselesi’ derler ya... Yine de, üzülsen de, sevinsen de, kendini geliştirmene yardımcı olur yorumlar. Bir sonraki yazın, çok daha gelişmiş olur. Kendimden biliyorum...
Yazı yaz, sonra yağmurda yürü. Tüm sıkıntılarını unutursun. Çünkü birşeyler üretmişsindir. Ki en büyük mutluluktur, geleceğe birşeyler bırakmak. Sırf bu duyguyu istediğim için iki satır diye başlayıp upuzun yazdığım yazılar bile olmuştur.
Neden yazı yazıyorsun?’ gibi bir sorunun yanıtını kimse tam olarak veremez. Herkes için farklıdır. İstesen de, istemesen de, içinde varsa, yazarsın, engelleyemezsin (aynı Gamze’ye söylediğim gibi...). Bir bakarsın, dalmış gitmişsin, düşünüp bir anda kağıda geçirmişsin. Kendi iç dünyanı yansıtıp rahatlamışsın. Gerçekten büyük bir kurtuluş yolu bu...
Gülşen 12/05/2007

Sen

Bir gün daha bitti yine ve ben yine seni özlüyorum. Kendimden nefret de ediyorum, hala sana adamış gibiyim kendimi ve bu müzik kulak zarımı patlatacak seviyede çalarken ben senin her şeyini geri istiyorum. Yerine koyamadım kimseyi, kimse bu boşluğu kapatamadı, belki de sen tektin dünyada ve ben şimdi senden kilometrelerce uzaktayım. Senden sonra kaç kişiyle birlikte oldum, senin yerine geçebilmesi için, bilmiyorum. Ama hiçbiri yapamadı, hiçbiri unutturamadı seni bana, sen tektin ve tek olarak kalacaksın. Kalbim bomboş, bir kara delik gibi, her şeyi içine çekiyor, ruhumu, aklımı, duygularımı… Bulabildiğim en sert müziği ve en sert içkiyi alıp balkona, beraber yıldız yağmurunu izlediğimiz yere çıkıp yıldızlara bakıyorum bu gece de. Sen gittiğinden beri kanıyor gözlerim, sen gittiğinden beri ağlıyor ruhum, sen gittiğinden beri daha yavaş geçiyor zaman. Her gece daha da yaklaşıyor kış, peki beraber geçirdiğimiz kışları hatırlıyor musun? Her geçen gün daha çok çiçek büküyor boynunu, peki kalbimizde açan çiçekleri hatırlıyor musun? Her geçen gün daha da olgunlaşıyor son meyveler, peki kalbimdeki çürümüş meyveni hayal edebilir misin?

Peki sen de özledin mi beni?

_________________

Daha önceki kayıtlardan biri olan 'Sevgiliye Şiir'le aynı gün yazılmıştır. // Kasım 20, 2007

Ablam Sevde'ye ~

Yine başlıyor gece
Yanında ölüm umudumla
O an
Yüreğimde bir özlem beliriyor
Sana karşı
Sadece sana.
Keşke, diyorum
Yanımda olsan, tam şimdi
Keşke, sesini duysam
Gözlerine baksam
Seni tanısam.
Seni hep O'na benzetiyorum.
Diyorum ki, "Bu Sevde,Gerçek dostum, ablam..."
Sonra, fragman bitiyor
Yine yalnız, sensizken
Hayalinle uyuyorum
Boş bir sabaha uyanıyorum
Yalnız, sensizken
İçimde bir umut var hala
Uyurken ölme umudu
Sensiz yaşamaktansa
Ruhumla
Yanında kalmak...
Üşüyorum, sensiz, çaresiz
Uyuyorum
Ruhum seninle, seni izliyor
Bedenim, sensiz,
Beynim, kabuslarda...
Ruhum
Bedenime geri dönüyor.
Ve senin anınla mutlu,
Yeni geceyi bekliyor...
____________
Sevde^^me doğum günü hediyesi olarak yazılmıştır. // Ocak 17, 2007

Ve Son, Boşluk ~

Herşey karanlık ve boş, sensiz. Sadece yıldızlar ve o muhteşem şarkılar beni biraz hayata bağlayabiliyor. Senin için acı çekiyorum ama yapacak başka şeyim de yok. Sadece yatağımda yatıp müzik dinliyor ve bağıra bağıra, sanki kendim için söyler gibi "Don't scream anymore" diyebiliyorum.

Bulutlar gecemi aydınlatan Ay'ı örtüyor, ölümün kara bir gölge gibi üstüne çullanmasını hatırlatıyor bana. Aynı gölgenin beni de almasını diliyorum acıyla ve haykırıyorum:

"You belong to me,
my snow white queen.
There's nowhere to run
so lets just get it over
Soon I know you'll see
You're just like me
Don't scream anymore my love
Cause all I want is you!"

Karanlık bir odayı aydınlatan küçük bir mum gibi, kalbimin karanlık sokaklarını aydınlatıyordun. Beni acılardan, eski tutkulardan yapılmış yatağımdan kaldırıp, yepyeni hayaller ve mutluluklarla dolu bir yatağa yatırıyordun ve herşeyi unutturup beni ısıtıyordun.

Peki o yataktan neden kaldırdın beni?Kalbimin sokaklarındaki umutlarla kurulmuş o küçük sokaklar, neden yanıyor? İşte bunların cevabını almak için yanına gelmeyi bekliyorum.

Tamamen ayaklarımın kontrolünde, yataktan kalkıyorum. Şiir defterimi alıyorum ve kumsala doğru yürüyorum. Küçük iskleye geliyorum. Çıplak ayaklarım çürümüş tahta iskelede garip, soğuk bir şekilde gıcırdıyor, ölümün ayak sesleri sanki.

Kendimi ve şiir defterimi denize fırlatıyorum. Son bir kez geçmişe bakıp "I've been alone all alone!" derken seni görüyorum. Sana doğru koşarken artık suda olmadığımı, havanın ise tatlı çiçek kokularıyla dolu ve sıcak olduğunu farkediyorum. Ve anlıyorum ki, ben de o gölgenin, gönüllü bir kurbanı oldum...

____________

Kasım 18, 2006

Yıldız ve Hüzün ~

İşte yine sensizim yanlızlığım. Baktığım yıldızlar bile seni hatırlatıyor bana. Seninle geçirdiğimiz anları... Astronomi tutkunuydun, ben de öyleydim, aynı sınıftaydık, aynı sırada oturuyorduk, gece beraber yıldızları gözlüyorduk.. İlk kez o zaman öptün beni. Sonra defalarca, defalarca, dudaklarımız kanadı, ama yüreklerimizde hiç boşluk kalmadı. Tutunduk birbirimize ve kaçtık karanlık anılardan. Geçmişimizden ayrıldık, birbirimizin tek geçmişi olduk, herşeyi arkamızda bıraktık, doya doya öptük ve kaçtık, herşeyi geride bıraktık, açtık kanatlarımızı, uçtuk sonsuzluğa. Yıldızların seviyesine ulaştık, öptük, durmadan öptük, tutunduk birbirimize, geride bıraktık, herkesi, herşeyi. Geçmişimiz geride kaldı. "Gidelim" dedin, "Gidelim" dedim, geçmişi bıraktık ve kaçtık, sevgimize kaçtık, uçtuk, yıldızlara uçtuk.

Ama yanımda değilsin. Neden bebeğim? Neden bunu bana yaşatıyorsun? Bu acı, ahh, o kadar dayanılmaz ki... Senin dönmeyeceğini bilmek, o kadar kötü ki...

İşte bakıyorum, tanışmamızı sağlayan yıldızlara. İşte orada, Sirius, aşkımızın hikayesini yazmamızı sağlayan yıldız. Bizi buluşturan yıldız.

Son kez bunları düşündüm bebeğim, yıldızlara baktım, nerde olduğunu sordum. Sustular, her zaman konuşurken şimdi sustular. Ve ben tek bir sözcük duymadan geldim yanına. İşte, seni elimden alan, başkasına verip beni cezalandıran Tanrı, bedenimi istedi, itaat ediyorum.

Son kez yıldızlara baktım şimdi. Yine hiç bir ses duymadım. Yine söylemediler bana yerini. Atladım suya, ve ölümüm kollarına...

Ama ruhum yeryüzünde bebeğim, hala deli gibi seni arıyor. Seni aramaya başlamadan önce benim ölümüm için ne diyeceklerini merak ettim, nasıl öldüğümü bile bilmiyordum. Nasıl teknenin pervanesne takılıp paramparça olduğumu konuşuyorlardı. Oysa aralarında sen yoktun bebeğim, en çok seni beklerken, sen benim ölümümden bile haberdar değildin.

Ve ruhum, bebeğim, hala seni arıyor, yeryüzünde deli gibi dolanıyor. Bulduğu zaman seni öpecek, ve huzura kavuşacak. Oysa bu sefer sen, vicdan azabı çekeceksin bebeğim, her ne kadar sana kıyamasam da, istediğim intikamı almış olacağım...

______________

Bir resimden yazmıştım bunu. Hpff'deydi sanırım. // Eylül 10, 2006

Küçük Büyü

Büyücü, masanın etrafındaki topluluğa baktı. Kralın hayatta kalan bütün akrabalarını çağırmıştı, ortada büyük bir sorun vardı. Yıllar önce olan olayın sorumlusu prenses Mirta, ülkenin kuzeyine tekrar yerleşmiş ve peşinden halkını da getirmişti. Büyücü, herkesin ona baktığını farkedince konuşmasına başladı.

"Sevgili insanlar. Bu önemli sorun için büyüyle korunmuş, sakin evlerinizi terk edip buraya geldiğiniz için teşekkür ederim. Şimdi, çoğunuzun aslında yıllar önce burada neler olduğunu bilmediğinizi sanıyorum, çünkü çok küçüktünüz.

"Kralın kız kardeşi olan prenses Mirta, yanlızca onun ve kralın bildiği sebeplerden dolayı, kralın ve halkının üstüne bir lanet yaydı. Kralın ağzından çıkacak olan ilk sözcük, onun ve bütün halkının ölmesine neden olacaktı. Ben bu laneti kaldırmaya çalıştım, ama kral büyük bir hastalığa yakalanıp ölüm anında "su" dediği için tamamen kaldıramadım. Ben ve sizler, hayattayız, ama prenses Lorin ve prens Fundo kurtulamadı, bunun için hala vicdan azabı duyuyorum. Ancak sonradan anladım ki -eminim siz de anlamışsınızdır- prenses Mirta, benim gücümün sınırlarını bildiği için sağ kalacak olanların üstüne bir lanet daha yaymış. Burada doğmuş olmayan-"


dedi, tam o sırada ayak sesleri duyuldu, kapı açıldı ve içeri 15-16 yaşlarında, çok güzel bir genç kız girdi. Masanın çevresindekilere dönüp eğilerek selam verdi, oysa bakan herhangi biri masanın çevresindekileri balmumu heykeller zannederdi. Sonra kız masanın yanına doğru yürüdü ve kilitli görünen bir kapıya doğru ilerledi, parmağı değer değmez kapı açıldı, kız içeri girince de arkasından kapandı. Saniyeler sonra içeriden gitar sesi gelmeye başladığında, büyücü de konuşmasına devam ediyordu.


"Dediğim gibi, burada doğmuş olmayan herhangi biri bulunduğumuz odaya girdiğinde hareketsiz kalıyoruz, ki bunu siz de farketmişsinizdir.

"Ve şimdi, yıllar sonra, prenses Mirta ülkenin kuzeyine geri döndü, üstelik daha da güçlemiş olarak ve halkıyla beraber, ve onun kuzeyde bir krallık kurmayı planladığını düşünüyorum, bir kaç hafta önce kuzeye doğru yola çıktım, Estran dağlarından ileri geçmeye çalışırken kolumu kaybettim-"

kolunun yenini sıvayıp tamamen buruşmuş ve ölü görünen kolunu havaya kaldırdı,

"-bu da onun bir efsun yarattığına işaret. Şimdi-"

dedi ve tekrar dışarıdan ayak sesleri geldi. Kapı açıldığı anda yine herkes hareketsiz kalmıştı. Bir erkek çocuğuydu gelen. Bir kız çocuğuna yaraşır biçimde çığlık attı ve içeri girdi. Bir kaç adım attı ve masanın çevresindekilere baktı. Herkes gibi o da masadakileri balmumundan heykeller zannetmişti.

Kızın girdiği odadaki melodi durmuştu, uzun zamandır çalmıyordu ama çocuk bunu yeni farketmiş gibi görünüyordu. Yavaşça odanın kapısına doğru yürüdü, yürürken birden yerde bir şey gördüğünü sandı. Ama gözünü kırpıp açtığında gördüğü şeyin orada olmadığını gördü ve önündeki kapının açılmış ve sonra aniden tekrar kapanmış olduğunu farketti.

Çocuk -herhalde bu kapının gizemini çözemeyeceğini düşünmüştü- masaya doğru yürüdü. Birden bir ses duydu, oysa ki o sesi, yan odadaki kız bilerek çıkarmıştı. Çocuk kapıdan çıktı ve kaçmaya başladı.

Kız onun gittiğini anlayınca odadadan çıktı, salonun kapısını kapattı. Eğilerek tekrar masadakilere selam verdi ve odaya girdi, kapı da arkasından kendiliğinden kapandı.

____________

Devamı yok. İlk fantastik hikaye girişimim olduğu için önemli. // Temmuz 22, 2006

Bir Erkeğin Ağzından Küçük Bir Hikaye

İşte, aylardır beklediğim an, ama beklediğim sahne bu şekilde değil. Sen idam sehpasında ayakta duruyorsun karşımdaki sahnede, ve benim görevim de ipi o incecik, narin boynundan geçirip, sehpayı ayaklarının altında almak. Kral bu görevi bilerek bana verdi, biliyorum, cellat olmama rağmen seni korumaya çalışınca anladı seni sevdiğimi. İpi alıyorum ve narin boğazına doğru götürürken kulağına fısıldıyorum "Seni seviyorum. Beni affet." İpi boğazına geçirirken senin kısık sesini duyuyorum "Seni affetmeyeceğim." O anda gözlerim yaşlarla doluyor. Şimdi sehpayı itmem gerek. Ayaklarımı oynatmaya çabalıyorum. Halk merakla beklemekte. Ayağımı nihayet kıpırdatıyorum, ve gözlerim yerde, sehpaya tekme atıyorum. Müthiş bir çatırtı kalabalığın üstünde yankılanıyor. Güzel, şirin ve akıllı olan sevdiğim kızın, Latia'nın, ben sehpayı aniden çekince, boynu kırılmış. Şu anda tam önümde sallanıyor. Arkamı dönüyorum. Bu manzarayı görmeye dayanamam. Kralıma doğru yürüyorum. "İsteğiniz oldu kralım, cadı öldürüldü." diyorum. Arkamı krala dönüp, evime doğru yürümeye başlıyorum...

____________

Haziran 11, 2006

Yazılmamış

Mayıs 30, 2006

Hatırladığım ilk doğum günüm//

Bugün nedense herkes bizde. Annemle babamın 'komşu' dediği teyzeler, amcalar, abiler, ablalar da burda, babamın bazen gördüğüm arkadaşları da. Hem de çok gürültü çıkarıyorlar. Anneme, onun 'şirin' dediği şekilde "Nouyoo?" diyorum. Annem gülümsüyor. Başka hiç kimsede -babam da dahil- görmediğim bir gülümseme bu. "Bugün doğum günün," diyor annem. "Bugün tam 3 yaşına basacaksın." Doğum günü mü? Garipsiyorum. Ama annemin gülümsemesine bakılırsa güzel bir şey olmalı. Ben de anneme gülümsüyorum, ama bu, babamın çok sevdiği, o gözlerimin parlamasına yol açan, garip, muzip gülümseme. 'komşu bir teyze yanımıza geliyor. babamın bazen -annemden özel izinle- bir yere gidip eve geldiği zamanalardaki gibi. Sanki yürüyemiyor. Zorla ayakta durmaya çalışıyor. Sonra geliyor, beni kucağına alıyor. Kokusu hiç annemin kokusuna benzemiyor. Tepiniyorum. Teyze benimle beraber düşüyor. Tek hatırladığım bu... Annemin dediğine göre, teyze düşerken beni yere bırakmış, annem de beni tutamamış. Kafamı yere çok kötü çarpmıiım. Belki de biraz çatlak, ama aşırı zeki olmamın nedeni buymuş...

Anlayamazsınız....

ne hissettiğimi bilemezsiniz
annem yok benim, babam da
anlayamazsınız ki yaşamadınız çünkü
sizin babanız akşam gelip sizi öpüyor, siz de onu
ben babamı hiç öpmedim
anneniz size kahvaltı hazırlıyor
okula giderken sizi öpüp, kapıdan uğurluyor
ben annemi de hiç öpmedim

beni göremezsiniz
çünkü ben ölüyüm
ölüler görünmez
ölü çocuklar büyüyemez
ben biliyorum annemin
babamın nerde olduğunu
ikisi de cennette
ben burda kalmayı seçtim
burada yaşayamadığım yıllarımı
başkalarının yaşamasını görüp
acı duymayı seçtim...

________

Yazdıklarımın hepsini tarihleriyle yayınlamaya karar verdim (en sonunda).

Mayıs 22, 2006