Delirmiştim. Vücudumda hızla yükselen adrenalin, panik içinde çarptırıyordu kalbimi, gittikçe hızlanan, sarsak bir ritim tutturmuştu kalbim. Ellerimle yüzümü avuçladığımı fark ettim, ellerimdeki kremin kokusu vücudumu sakinleştirecek diye düşünmüştü beynimin nefes alabilen kısmı. Bir an sadece kokuya odaklanmaya çalıştım. Ellerimi yüzümden ayırdım ve müziğin sesini açtım, daha önce de panik fırtınalarımda beni sakinleştirmiş, neşeli bir şarkıydı çalan. Nefes aldım ve beni sakinleştiren şeyleri bulmaya çalıştım. Bu şarkı ve bir şarkı daha. Deniz ve kıyıya hafif hafif vuran dalgaların, kumlarda boğuklaşan sesi. Ve buldum; parfümüm. Bileğime sıktım -fıss- ve bileklerimi birbirine sürtüp burnuma dayadım. İşe yaramış gibiydi, o ferahlatıcı çiçek kokusu rahatlatmaya başlamıştı beni, kalbimi çok az yavaşlatmıştı. Hala boğuluyormuş gibiydim ama sanki bir anlığına kafamı sudan çıkarabilmiştim.
Ani panik dalgasıyla ellerimden kan çekilmişti, parmaklarım buz gibiydi. Kaşlarımı çatarak ellerime baktım. Bileklerimden yükselen kokuyu görebiliyordum adeta, sigara dumanı gibi hafif hafif dağılan, havada yayılırken şekiller oluşturan pembe bir buhar demeti. Parmaklarım beyazlaşmıştı, ama titremiyorlardı.
Bileklerimden birini burnuma götürüp derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. Aldığım nefes akciğerlerimi sakinleştirmeye yetmiyordu. Sanki çok güçlü bir çift el tarafından sıkıştırılıyor gibiydiler; aniden kafama dank eden gerçeğin elleri. Çok kısa bir süre sonra, uzun bir süre için ayrılacaktım. Elbette bu ayrılık sırasında olabilecekler hakkında ümitlerim vardı -ikizimle uzun uzun tartışmıştık bunları- ama gerçekleşmeyen başka ümitlerim olmuştu ve yine gerçekleşme yüzdesi aynıydı; olur veya olmaz. Evet veya hayır. Yüzde elli yine de büyük bir değerdi. Benim şansımın daha az olduğunu düşünüyordum.
Yeni bir dalga vücudumu sararken, gözlerimi kapattım ve kokuya odaklanmaya çalıştım. Ah hayır, sorun şans değildi. Sorun zamandı. Önümde çok az bir zaman kalmıştı. Hazır değildim, bunu kaldırabileceğimden emin değildim. Belki de kaldıramayacaktım. Ölecektim -ki çok iyi tanıdığım şans bana bunu yapabilirdi. Hayatımın en güzel şeyini bana verip sonra ondan beni ayırabilirdi -sonsuza kadar değil belki ama uzun bir zaman için. Uzaklaşmaya dayanamayabilirdim. Kendimi suya atıp boğmaya çalışabilirdim. Ya da bir tımarhaneye kapatılabilirdim, diğer seçeneklerden daha muhtemel bir seçenekti bu.
İkizimle yaptığımız tartışmaları hatırladım; böyle oluyordu çünkü böyle olması gerekiyordu. Mutlaka iyi bir şeyler olacaktı, eğer o benimse, fiziksel olarak değilse de ruhsal olarak, o anda hep benimle olacaktı. Gözlerimi kapatarak yüzüne konsantre olmaya çalıştım. Koku düşünmemi engelledi, bu iyi bir şeydi belki de. Onun yüzünü görmek başka bir adrenalin dalgasına neden olabilirdi. Dün koridordaki sahne yeterince kötüydü zaten; bir masal kahramanı gibi görünmesi ve beni büyülemesi zaten kötüydü. Esrar bağımlısı gibiydim, zaman geçtikçe onu daha da fazla istiyordum.
Zarar veriyordum. Ölmem daha iyiydi belki de; belki de bu onu mutlu ederdi. Ama daha düşünürken bu fikirden vazgeçtim, benim üzülmemi istemeyen bir insan ben ölünce nasıl sevinirdi ki? Elbette öğrenirdi öldüğümü, haberlerde çıkmasa bile bir yerden duyardı. Onun üzülmesine dayanamazdım. O değerliydi benim için, öldükten sonra bile üzülmesine izin veremezdim. Onun benim üzülmeme izin vermemesi gibi.
Şarkıyı daha sakinleştirici bir şeyle değiştirdim ve müziğe odaklandım. Hazır olmak için altı haftam vardı; hızla geçecek altı hafta. Neden endişelenecektim ki? Bir şekilde bunu da sağlıklı bir biçimde atlatacaktım. En azından öyle umuyordum. Gözlerimi kapatıp uykuya dalmayı diledim. Periler isteğime karşı gelmedi, kalbim panikle, hızla çarpmaya devam ederken huzurlu bir uykuya daldım, bir şekilde onu düşünmeden. Dediğim gibi, koku düşünmemi engelliyordu. Minnettardım. Kokuya.
-------------
01.05.09 Saat: 23.26

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder