İşte başlıyor yine gece.
Kurtuluş umudumu da beraberinde getiriyor, belki bu gün evden çıkmayı başarırım diye.
Çığlık çığlığa bağırmak istiyor bu beden, sesi kısılana kadar şarkı söylemek.
Olmayan rüyalar görmek istemez bu zihin, olmayan sesler.
Evde kapalı kalmayı yediremez gururuna bu ruh, yanlızlığı.
İşte saat karşımda, gözlerim dalıyor yine derinlere
Kalp görüyor bu gözler, saatin içinde, neydi şimdi bu??
Belki de kızın kapana kısılmış, yaralanmış kalbiydi bu saatteki tik tak seslerini çıkaran.
Bu kız nasıl dayansın yanlızlığa?
Kapıyı zorlar bu kız, olmaz ya, belki açılır diye.
Bir kuş misali bakar gökyüzüne, olmaz ya, belki uçar diye.
Aynaya bakıyorum. İşte orada, kanayan, acıyan kalbim. Onu koparıp çıkarmak istiyorum oradan. Olmaz ya, bekliyorum göğsüm açılacak diye. Açılmıyor. Hiç açılmadı ki.
Açıyorum odamdaki küçük dolabımı. Alıyorum günlüğümü, yazıyorum.
"Anlamsız günler, artık her gün anlamsız. O gitti ya, babam 'O öldü mü?' deyip güldü ya, işte o zamandan beri anlamsız. Ne öğreniyorum okulda? Hiç. Artık hiç bir şeyin anlamı yok. Şurada, kalbimde, derin bir boşluk var. Ama yine de kalbim hergün bıçakla deliniyor sanki. Yeniden geçince o köprüden, benim de ardından gidesim geliyor. Her saat, her dakika, her an, sırada otururken elimi tutuşunu hatırlıyorum. Okul çıkışında beni bir okulun arka tarafındaki kafeye götürmesi geliyor aklıma. Sonra da ilk öpücüğümüz... Ama şurada, kalbimde yara var, kanayan, iyileşmeyen yaralar var. Olmuyor, olmuyor aşkım, artık olmuyor. Yanına geleceğim, nasıl olursa olsun, bir yolunu bulup yanına geleceğim."
Günlüğü kapatıp yerine koyuyorum. Banyoya gidiyorum. Suyu açıyorum. Soğuk, şu anda onun vücudunun soğuk olduğu gibi. Belki kısa bir süre sonra benimki de böyle soğuk olacak. Suyun altına giriyorum aniden. Üşüyorum, ama kendimi alıştırmak en iyisi. Onun en sevdiği şampuanı kullanıyorum. Suyu kapatıyorum, havlu sarıyorum üstüme. Bembeyaz dişlerimi çok severdi. Dişimi fırçalıyorum.
Odama gidiyorum. Kapıyı kapatıp kilitliyorum. Onun en sevdiği parfümümü sıkıyorum, en sevdiği pantolonumla tişörtümü giyiyorum. Her zaman yatağımın altında sakladığım şarabı çıkarıyorum. Açıp, dün su içtiğim bardağa biraz koyuyorum. Ağzını kapatıp, tekrar yatağımın altına koyuyorum. Şarabı bir dikişte içiyorum.
Anneme "Sevde'lere gidiyorum. Ders çalışıcaz." diyorum. İçimde ufaktan bir suçluluk duygusu. Ama aldırmıyorum, anlamsız. Her zaman şiirlerimi yazdığım defterle, günlüğümü çantamın içine koyuyorum ve onuın en sevdiği ayakkabılarımı giyip çıkıyorum. Dümdüz saçlarım, açık, rüzgarla savruluyor, tıpkı onun sevdiği gibi. Limana nasıl gittiğimi, liman görevlileriyle dalaşıp içeri girmeyi nasıl başardığımı hatırlamıyorum, tek hatırladığım baktığım her yerde onunla geçirdiğim bir anının gözümün önünde canlanması. Limanın ucuna gidiyorum. Şarkımızı söylüyorum, çığlık çığlığa. Ağlıyorum, yüzüm, gözyaşlarımla parlayan ay ışığıyla yıkanıyor. Günlüğümü, ardından şiir defterimi, ardından çantamı denize fırlatıyorum. Hala şarkımızı söyleyerek, kendimi denize bırakıyorum, ve gözlerimi kapatıp, tanrının bedenimi almasını bekliyorum. Suyun soğukluğunu veya akciğerlerime dolan tuzlu deniz suyunu farketmiyorum bile. Tek bildiğim, gözlerimi kapatıp onu tekrar gördüğüm...
____________________________-
en sevdiğim yazım bu. belki de ben de bazen kendimi böyle hissediyorumdur, kim bilir...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder